Bundan yıllar önce bir kitap okumuştum. Bilginin peşinden giden bir adamın hikâyesini anlatıyordu. Kütüphanede kitapların içinde, bilginlerle beraber yaşayan bu adamın, ağzına kadar bilgi yüklü bu yaşam ortamında bulamadığı neydi diye saf saf düşünmüştüm.Avrupa’nın yaşam kültüründe yetişen bilgiye istediği anda, istediği hızda ulaşabilen modern hayatın içindeki fertler neyi arıyordu? Enformasyona ulaşmadaki yöntemde miydi sorun? Yoksa her şeyin hazır el atında olmasında mıydı? Yoksa bilgi edinmenin amacında mıydı sorun? Bilgiyi eşek gibi sırtında taşıdığını düşündü adam önce. Neyi anlamak için gerekliydi bilgi diye sordu etrafındaki bilgi yüklü insanlara. Tatmin edici hiçbir cevap alamadı. Hiç biri bilgiyi sorgulamıyordu. Nerede nasıl kullanacağını bile bilmiyordu. Okuduğu kitapları, edindiği tecrübeleri, ekinlerini biçen bir çiftçi gibi balyalayıp üst üste yığıyordu. Bilgiyi edinmek bir seçkinlikti onlar için ve bununla mutlu olmak onlara yetiyordu.
Sonra yaşadığı şehri düşündü. İnsanların sosyal ilişkilerini, beraberliklerindeki temel ortaklıkları. Paylaşım yok denecek kadar azdı. Hep bir statü ve menfaat çemberinde dönüyordu bu ilişkiler. İlişkiler tatmin için kuruluyordu. “Ben”i tatmin etmek.
Kitaptaki o adam oturdu ve uzun uzun düşündü. Beynini tıka basa dolduran bilgiyi artık taşıyamıyordu. Yük git gide ağırlaşıyor ama yükü bırakacağı menzili bir türlü kestiremiyordu.
Uzun bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Sahip olduğu her şeyi geride bırakıp, çevresindeki insanlara hiçbir şey söylemeden ansızın uzaklaştı. Daha önce hiç geçmediği yollardan geçip, hiç görmediği şehirlere ulaştı. Hiç yemediği yemeklerden tattı. Etraftaki o kokuları hiçbir kitaptan anımsamıyordu. Oysa yüzlerce kitap okumuştu bu coğrafyalar üzerine. Ya konuşmalar, insanların davranışları, bakışları hepsi yeni ve hiç yaşamadığı tecrübelerdi bu adam için.
Afrika’nın çöllerinde geceleyin bir bedeviyle sohbet ederken, bu cahil insanın ne kadar çok şey bildiğini algıladı. Renkli gözleri, buğday teni, kır saçları bir çok yaşanmışlığı anlatıyordu. Okuma bilmeyen bu adamın yaşamı okuma serüvenini gece boyunca dinledi. Bilgiye ulaşmanın binlerce yolu olduğunu anladı. Çölün gece ayazını bedeninde hiç hissetmedi bu sıcak sohbet esnasında. Paylaşmanın o sıcaklığını hissetti gecenin ayazında.
Düşündü, düşündü, düşündü ve sorunun hayata bakış açısında olduğunu anladı. Bilginin getirdiği ön yargılardan sıyrılıp hayata farklı gözle bakmaya başladı.
Hikâyenin yaşanmışlığını okudukça daha iyi idrak etti beynim. Bu yolculuğa çıkmaya, her insan yaşamın bir anında niyetleniyor bence. Sonra cesareti kararlılığı devreye giriyor. Çoğu yolun başında vazgeçiyor. Ama yaşamın getirdiği roller hep sorgulanıyor, hem de ölene kadar. Yeni Türkü’nün bir şarkısı vardı hani… Onu dinlerken geldi aklıma bütün bunlar;
Dönmek mümkün mü artık dönmek
Onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek
Neresi sıla bize neresi gurbet
Al bize koynuna ipek yolları
Üstümüzden geçiyor gökkuşağı
Sevdalı bulutlar uçan halılar
Uzak değil dünyanın kapıları
Neresi sıla neresi gurbet
Yollar bize memleket…
Yazı ve Fotoğraflar: Hayri Yenialap




