Kupkuru bir kütük dal iken, taze bir filize dönen sonra serpilip büyüyen, yayvanlaşan yapraklarının koyu gölgesine sığınılan, kaçarken aranır hale gelince gün ışığı, ona geçit veren, bu devrinde rengini yeşilden sarıya döndüren, anamdan babamdan çok gördüğüm her gün selamlaştığım dükkân komşum ‘Dut ağacından bahis açmak istedim. Zaman su gibi akıp giderken günler gelip geçerken, bütün varlık, değişim ve dönüşümün temsilini oynar gözümüzün önünde. Kimisi bakar geçer, kimisi bakar görür, durur ve düşünür.
Mevsim denen temsilin en gerçekçi ve akılda kalıcı oyuncuları ağaçlardır bu anlamda. Ağaçların her daim yeşil kaldığı bir coğrafyada yaşasak ta sadık komşu dut ağaçları bin türlü hali ile gözümüzün önüne serer mevsimsel dönüşümleri.
Soğuk kış günü çıplak ve çelimsiz dallarıyla kupkuru bir hal alır. Şehrin en hareketli bölgesinde bu kütük parçasının işi ne diye sorar gelen geçen. Soğuğun kırılıp bahara gebe bir hal alınca ortam, o kupkuru dal parçaları üzerinde binlerce doğum olur. Yeşil yüzler güne merhaba demeye başlar. Çok taze ve kırılgan olsalar da gün gelip güneşe meydan okurcasına koyu bir gölgeye vesile olacaklardır. Güneş yeryüzünü ısıttıkça onlar dallarını daha bir yukarıya doğru uzatır, yapraklarını daha bir yayvanlaştırır. Olgunlaşan bedenin artık meyveye durma vakti gelmiştir. Ayakkabıların altı yapış yapış olsa da, meyvenin tadına bakan börtü-böcek, şehir kuşları ve biz komşuları bu durumdan pekte şikâyetçi olmayız. Yaz aylarının o yoğun ve uzun mesai saatlerinde tek dinlencemiz ağaç altı sohbetleridir. Güneşi perdeleyen o yayvan dut yaprakları yaylanın serinliğini, koyu gölgesinde bize sunar.
Sezonun sonu yaklaşıp bin türlü insan Alanya sokaklarından elini eteğini çektiği zaman dut ağacı da sakinleşir, dinginleşir. Yeşilden sarıya renklerini yaprak yaprak değiştirir ve ardından canlılığın sembolü dipdiri halinden eser kalmaz. Yenilenmek ve tekrar şaha kalkmak için kabuğuna çekilir. Kupkuru bir kütük halini alıncaya kadar sonbaharın tüm renklerini kaldırım taşlarının üzerine döker.
Esasen dut ağaçlarının şehirli olma hikâyeleri kaderin bir cilvesini temsil eder. Böcü Tutma’nın (İpek böcekçiliği) revaçta olduğu 1985 yılına dayanır bu hikâyenin başlangıcı. O dönemde köy dolmuşlarının bir kısmı Atatürk Caddesi üzerinde bulunan Turan Balta’nın petrolünün (Güvenir Otel Karşısı) önünden kalkarmış. İmamlı köyünden bir çiftçi bahçesine ekilmek üzere şehirden iki tane dut ağacı tedarik etmiş. O günün hengâmesinde çiftçi Ahmet Özçelik’in işlettiği bakkal dükkânın duvarına yasladığı o iki fidanı unutup köyünün yolunu tutmuş. Akşam dükkânını kapatan Ahmet Özçelik bu iki fidancığı öyle görünce dükkânına almış. Bir gün sonra dut ağaçlarının kaderini belirleyecek kararı vermiş. Cumadan Cuma’ya gelen köylülerin bir daha ki şehre inişine kadar bu fidanların kuruyacağını bilen Ahmet Özçelik dükkan komşusu, Mehmet Emin Çağırıcı ile beraber bu iki Dut fidanını Ortaklar İşhanı’nın iki köşesine ekmişler.
İpek böceklerine yem, fasulye fidanlarına sırık yani tam köylü olacakken, şehrin göbeğini yurt tutan bu iki Dut ağacı insan zihnindeki ufacık bir unutkanlığın eseri olarak bu yazıya konu oldular. Aradan geçen 25 yılsonunda iyi ki buradalar. Gölgesinde oturduğum, meyvesini yediğim, şehrin griliğinde yeşili bana hatırlatan, mevsimlerin tabiat üzerindeki yansımalarını gözler önüne seren Dut Ağacına nice 25 senelere.
Foto 2: Mehmet Emin Çağırıcı ve Ahmet Özçelik 25 yıl önce ektikleri dut ağacının önünde.
Yazı ve Fotoğraflar: Hayri Yenialp


