Hep kalabalıklara göre yaşıyoruz hayatta. El alem için giyiniyor, süsleniyor ve eşya alıyoruz. İyiymiş gibi yapıyoruz, mutluymuş gibi…
Her günün sonunda akşam oluyor. Sokaklardan evlerimize çekiliyoruz, yalnızlıklarımıza… Sevgiler, yalnızlıklar, mutsuzluklar hiç bitmeyecekmiş geliyor bize. Ama gün, hep bitecek; biliyoruz. Yaşanan her günün sonunda, rol yapmaktan bitap düşerek, hiç çalışmasak bile yorgunluktan ölerek sığınıyoruz kuytuluğumuza. Saklanmak, kimselere görünmemek istiyoruz, bazen. Evden hiç çıkmamak, kimseyi görmemek ve duymamak. Acaba başkalarının hakkımızdaki düşünceleri mi daha çok acıtıyor canımızı, yoksa kendi vicdanımızın sesi mi?
Önemli olan başkaları değil ki hayatta. Biz ne olacağız? Aynalara nasıl bakacak, gözlerimizde neler bulacağız? Eğer istemezsek, başkalarıyla görüşmeyebiliriz. Ama kendimizden kaçamayız. Yaşadığımız süre içinde, aynaya baktığımız zaman, pişman olmayacağımız bir yüz bulmalıyız. Gözlerimizde, samimi bir ifade, dudak kenarlarımızda hazır bir gülümseme görmeliyiz. Çapkın bir göz kırpmalıyız kendimize ve deliksiz uykular uyumalıyız. O kadar iyi şeyler yapmalıyız ki, kendi elimizi sıkmalıyız. Erdemli olmak; hiç kimse görmediği zamanlarda bile doğru olanı yapmaktır. En zor olan ise, kendi vicdanında mahkum olmamaktır. Mış gibi hayatlar yerine, gerçek olanı göstermektir. Diğer insanlara rol yapmak yerine, içinizdeki, belki yanlış olanı da gösterip, öyle kabul edilmeyi ummaktır. Ve tabii ki, insanları olduğu gibi kabul etmektir.
Hayat mahkemesi, ayna karşısında başlayıp, ayna karşısında biter. Eğer aynaya bakıp da, içiniz rahat olarak ayrılıyorsanız, başka insanların ne dediği pek de önemli değildir aslında…Gözler; pek çok avukattan daha çok can yakıp, daha çok insanı mahkum eder.
02
Nis
2009
| Önceki Yazı << Hafta sonlarının renkli buluşması | Sonraki Yazı >> Seçil’li Cuba çok renkli |


